KOLCULUK TEŞKİLÂTI

Anayurdu Orta Amerika olan tütün, XVI. Yüzyıl ortalarında Avrupa’ya getirilerek Fransa, Portekiz, İspanya ve İngiltere’de yetiştirilmeye başlanmıştır. 1600’lü yıllardan itibaren meraklıları tarafından tiyatro ve evlerde içilmeye başlanmıştır. 

I. Ahmet zamanında Osmanlı toplumunda da görülmeye başlanılan tütün tüketimi dini ve toplumsal kesimler tarafından tartışılmıştır. Bu nedenle uzun yıllar ekonomik bir değer olarak değerlendirilmemiştir.  Buna rağmen Osmanlı İmparatorluğunda kısa süre içerisinde yaygın bir tutku haline dönüşmüştür. Uzun yıllar bir nizamnamesi olmayan tütün, zamanla dünyada olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de büyük bir ekonomik değere dönüşmüştür. 

1883 yılında tütün geliri Osmanlı dış borçlarına karşılık olmak üzere, Duyun-u Umumiye’yle yapılan anlaşmalarla tekel işletmesi olarak kurulan Reji İdaresine verilmiştir. Fransızların kontrolünde kurulan Reji İdaresi şirketi tütün alanlarına kısıtlama getirmesi, çiftçinin tütününü koyacağı yeterli sayıda depoları inşa etmemesi, iç piyasaya kalitesiz tütün sunması, çalışanlarının çoğunluğunun gayr-i müslim olması, üreticiye kötü muamele yapılması, fiyat ve tartı işlemlerinde yapılan hileler gibi sebepler tütün kaçakçılığını doğurmuştur.

Reji Şirketi’nin uygulamaları karşısında bunalan tütün üreticileri ürünlerini şirketi devre dışı bırakarak değerlendirme yollarını aramıştır. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durum otorite boşluğuna sebep olmuştu. Bu durumun ortaya çıkardığı rahatlık içerisinde halk, devletin de göz yummasından cesaretlenerek hızla kaçakçılığa yönelmiştir. Bu durum Reji Şirketi ile üreticiyi karşı karşıya getirmiştir. Kaçakçılığın mevcut tedbirlerle önlenemeyeceğinin anlaşılması üzerine şirket tarafından ‘‘Kolculuk’’ adıyla kaçakçılıkla mücadele edecek bir teşkilât kurulmuştur (Sevimay, 1995, s. 371).

“Kolcu” kelime manası olarak ‘‘devlet gelirlerinin zararına mahal kalmamak ve kaçakçılığa meydan vermemek için geçit yerlerini gözleyen ve bekleyen veya denizde kaçakçılar peşinde dolaşan bekçiler, memurlar’’ demektir (Karamursel, 1989, s. 36).

II. Meşrutiyetle beraber halkın bu yabancı şirkete infiali, demokratik oluşumlardan da yararlanılarak gerek halk kesimlerinde gerekse meclis üyeleri tarafından yüksek sesle ifade edilmeye başlanmıştır.

Kaçakçılığın yaygınlaşması üzerine Reji İdaresi oluşturduğu kolcu kuvvetleriyle yoğun bir mücadeleye girişmiştir. Binlerce insanın ölümüne sebep olan bu mücadele Reji Şirketi’ne yeni bir boyut kazandırmıştır. 

Osmanlı halkı için Reji ve kolcuları tütün çiftçisinin kanını emen bir sülük, Osmanlı vatandaşının canını alan bir canavar, devletin payını çalan azılı bir hırsız, kolcuları ve yandaşları olan Duyun-u Umumiye ile devlet içinde devlet gibi davranan perdenin arkasında ise Osmanlı Bankasının yer aldığı bir kuruluş olarak görülmekteydi (Sevimay, 1995, s. 3741). Bu durum Reji Şirketi’ni ve kaçakçılığı önlemek amacıyla kurulan kolcuların işini bir hayli zorlaştırmıştı. 

Reji İdaresi, kaçakçılarla sıkı bir mücadele sonucu sorunun çözümlenip gelirlerinin iki katına çıkarılacağını düşünmekte olmasına rağmen tütün sorunu kaba güçle çözümden ziyade yönetimdeki aksaklıkların giderilmesiyle ancak önlenebileceği bir gerçektir (Pavrus Efendi, 1977, s. 74). 

Reji, kaçakçılıkla mücadele için her yıl daha fazla kolcuya ihtiyaç duymakta, buna paralel olarak da harcamaları artmaktaydı. 1887 yılında çalıştırılan kolcu sayısı 3600 iken, 1899 yılında 6500’e çıkmıştır (Quataert, 1987, s. 29). 

Reji İdaresi kuvvetlerini artırmak için Osmanlı Devleti’nden izin almak zorundaydı (Quataert, 1987, s. 33). Ancak Reji için bu durum hiç de zor olmamıştır.

Çünkü devlet içine düşmüş olduğu sosyo-ekonomik ve siyasi problemlerden dolayı şirkete sürekli taviz vermek zorunda kalmıştır. Hatta 1908 yılında yeniden yürürlüğe konulması öncesinde eşkıyalık ve devrimci faaliyetlerin artması üzerine devlet, Reji’den askeri yardım istemeye karar vermiştir (Quataert, 1987, s. 41).

Reji kolcuları talimnamenin 39. Maddesine göre “kaçakçıları takibat sırasında mahalli idareleri de haber- dar edeceği” yer almakta olup 40. maddeyle yakalan kaçakçılar için şahitlik yapmalarına müsaade edildiği gibi 41. maddeyle kolculara hakaret edenlerin ceza kanunun 13. ve 14 maddeleri gereği cezalandırılacakları hükme bağlanmıştır (D.R.İ.T, 1341, s. 12-40).

Kolcuların kanunnamelerle yetkileri belirlenmiş olmasına rağmen uygulamada yetki sınırlarını aşarak halka zulüm derecesinde uygulamaları olduğu bilinmektedir. Bu durum halkın Reji kolcularına karşı şikâyetlerine sebep olmuştur. Örneğin 1911 yılında Çatalca Mutasarrıflığına çekilen bir telgrafta Reji kolcuları ve refakatinde bulunan jandarmaların Küçük Çekmece’ye bağlı Kalfa Köyü ahalisine tecavüzlerde bulunduklarını şikâyet etmekteydi (B.O.A, DH-MUİ, 50-1/98, 1911). 

Reji tarafından kolcu olarak görevlendirileceklerin adi suçlara karışmamış olması ve nizamname hükümleri dışında halka baskı yapmamaları yolunda düzenlemeler getirilmiş olmasına rağmen şirketçe bu düzenlemelere uyulmadığı görülür. Konya’da Abaza Reji kolcuları cinayet suçundan mahkûm olan sabıkalıların istihdam edildiği ve bunların halka karşı kötü muamelede bulundukları; örneğin, Akşehir ve Ilgın’da kadınlara bulundukları bölgelerde tanıkların gözü önünde tacizkâr davranışlarda bulundukları şikâyet edilmekteydi. Buna benzer olayların Bozkır, Koçhisar, Ermenek, Seydişehir, Beyşehir, Ereğli ve Sultaniye kazalarında da yaşanmakta olduğu dile getirilerek Reji tarafından görevlendirilen kolcuların namuslu efrattan seçilmesi istenmiştir (B.O.A, DH-MUİ, 57/69, 1912).

Silah taşımaya yetkili olan Reji kolcularının isimleri ve taşıdığı silahların bir deftere kaydedilmesi gerektiği halde bu hükme uyulmadığı anlaşılmıştır. 15 Ağustos 1912 tarihli Maliye Nezaretince yazılan bir yazıda Bolu Kaymakamlığına bağlı jandarmalarla Reji kolcuları arasında iki saat süren çatışmada çoğunluğunun deftere kayıtlı olmayan silahlar taşıyan kolcularca ateş edildiği bilinmekteydi. Aynı konuyla ilgili Jandarma Genel Komutanlığı Dâhiliye Nezareti’ne bir yazı yazarak kolcu namıyla halka karşı her türlü tacizkâr davranışlarda bulunan Reji kolcularının isimleriyle taşıdıkları silahları gösterir defterin bir tanzim edilmediği şikâyet edilmekteydi (B.O.A, DH-İD, 95-1/61; DH-MVM, 81-16, 1912).

Kolcular sadece kaçak tütünlerin önlenmesiyle uğraşması gerekirken zaman zaman meşru zeminler içerisinde yapılan tütün nakillerine de zorluk çıkarmaktaydılar. Örneğin, Avrupa’ya Hasköy’den gönderilen yaprak tütünler Dedeağaç’taki kolcularca geçirilmediğine dair şikâyetler yapılmıştır (B.O.A, DH-MVM, 57/54, 1892). 

Reji İdaresince kurulan kolcuların zamanla tütün kaçakçılığını önlemekte yetersiz kalması üzerine Osmanlı Devlet’i kolluk kuvvetlerinden de yardım istemiş olmasına rağmen bu güçler kaçakçılığın önlenmesine yardımcı olmadığı gibi bizzat kaçakçılığın içinde yer almış hatta silahlı çatışmalara girmişti. Kaçakçılığı mevcut güçlerle önleyemeyeceğini anlayan şirket, kordon bölüklerinin oluşturulması yoluna gidecektir. Maaşları Reji İdaresince karşılanmak üzere “Zaptiye-yi Umumiye kuvvetlerine ilâve olarak kordon bölükleri teşkilini havi meskür idareden gelen şartlar dairesinde” hareket edeceği hükme bağlanmıştır (B.O.A, DH-MVM, 14/53, 1889). “… Meskür bölükler şimdilik Dersaadet ile Aydın, Hüdavendigar ve Selanik vilayetlerinde teşkil kılınarak tecrübe edileceğini mebni kabul ve meclise de tasvib olunarak ol babta jandarma dairesinde kaleme alınan talimat müsveddesi hakkında idare-i mezkürece dermiyan olunan bazı mütaalat üzerine taraf-ı seraskeri ile muharebeye şekil, müzakere Şurayı Devlete havale edilmiştir.’’ Neticede alınan karara göre; talimnamenin ilgili hükümleri uyarınca hareket etmeleri karara bağlanmış olup olumsuzluklar görüleceği takdirde lağvedileceği belirtilmiştir (B.O.A, DH-MVM, 32/7, 1889). Ancak Osmanlı Devlet’i İstanbul’da kordon bölüklerinin oluşturulmasını uygun bulmamış, neticede Selanik, Bursa ve Aydın vilayetlerinde teşkilatlanırlarken, İstanbul için düşünülen üç kordan bölüğünün oluşturulmasından vazgeçilmiştir (B.O.A, DH-MVM, 32/35, 1889). 

Kaçakçılık zamanla o denli güçlü örgütlenmişti ki Reji’nin tüm tedbirlerine rağmen önlenmesi mümkün olmamıştır. Halk kaçakçılıkla uğraşanları yabancı bir şirkete karşı baş kaldırış olarak görmekteydi. Bu nedenle kolcular halk arasında pek hoş karşılanmazken kaçakçı kafilelerinin kahramanlıkları dilden dile dolaşır, türkülere konu olur, “Ecnebi bir şirketin menfaati namına memleket çocuklarından karşılıklı birçok kanlar dökülür, birçok facialar vücuda gelirdi. Cesaretle maharet bakımından galebe en ziyade kaçakçılarda kalır, bu çarpışmalar halk nazarında bir kahramanlık menkıbesi telakki edilir, türküler, destanlar yazılıp söylenirdi. Reji şirketi alakalı memurları para ile tutarak kaçakçılarla mücadeleye sevk ederdi… Takip ve mücadeleye rağmen kaçakçılar yine zekâ, maharet ve cesaretleriyle muvaffak olmuş, eksilmeyen belki de artan faaliyette kaçakçılığı idame ettirmişlerdir (Lermioğlu, 1949, s. 19).

Zamanla kaçak tütünleri kadınlar üzerinden taşıma yoluna da gidilmiştir. Bunun üzerine kadın kolcular teşkilât içine alınarak kaçakçılığın önlenmesi amaçlanmaktaydı. Bir taraftan kaçakçılık yol ve metotları artarken diğer taraftan önleyici tedbirler de artırılmaya çalışılmıştır. Kaçakçılar deniz yoluyla Karadeniz sahillerine kaçak tütün getirdikleri gibi dâhilde de Malatya ve Halep’e kadar uzanırlardı. Kaçakçı kafileleri müsellah müfrezeler halinde hareket eder, kara ve denizde devlet kuvvetleriyle sık sık çarpışmak mecburiyetinde kalırlardı (Lermioğlu, 1949, s. 19). Görüldüğü gibi kaçakçılığın boyutları ve gücü gün geçtikçe artmakta, deniz kaçakçılığı yaygınlaşırken kaçakçılık mesafesi oldukça uzak mesafelere ulaşmakta, kadın kaçakçılar da kaçakçı kafileler arasında yer almaktaydı. 

Zaman zaman kadınların üzerlerinin aranması dolayısıyla kaçakçılarla kolcular arasında şiddetli tartışmalar meydana gelmiştir.

1901 yılına gelindiğinde gerek kolculardan gerekse halktan ölenlerin sayısı 20.000’i aşmıştı. Çatışmalarda yaralananların sayısı bilinmemekle birlikte oldukça fazla olduğu tahmin edilmektedir (Mutluçağ, 1967, s. 39). Bu da bize kolcular ile kaçakçıların arasındaki olayların boyutlarını göstermesi açısından önemlidir. Devletin, tütün üretici mağdurlarına yeni ekonomik imkânlar sağlaması imkânsızdı. Bu nedenle olaylar karşısında Osmanlı Hükümeti’nin çaresiz kaldığını görmekteyiz. 

I. Dünya Savaşı yıllarında da devletin en önemli ve en kârlı gelir kaynağına sahip olan Reji İdaresi, Anadolu çiftçisini sömürmeye devam etmekte, kolcularla halk arasındaki çatışmalar artarak sürüp gitmekteydi.

I. Dünya savaşının asker kaçakçıları ile savaş sonunda terhis edilen fakat iş bulamayan eski savaşçıların çoğunluğu, kaçakçılığı kârlı bir meslek olarak görüp kaçakçılığın içinde yer alamaya başlamışlardır. Bu da kaçakçılığın tekrar hızlanmasına sebep olmuştur (Müderrisoğlu, 1990, s. 134).

1925 yılında Reji şirketi kaldırılarak Hükûmet inhisarı olarak millî şirkete dönüştürülmüştür. Buna rağmen tütün kaçakçılığı ve kolcu çatışmaları uzun yıllar devam etmiş, birçok hatıranın konusu olmuştur.